Mutluluk küçük anların toplamından ibaretse, işte burada yazdıklarım da o küçük anlara dair küçük mutluluklar...






14 Ekim 2010 Perşembe

Cep Boyu Güzelim İstanbul...






Benim gibi İstanbul’da doğmuş, büyümüş, gençliği bu şehirde geçmiş, sonra da bu şehirde çalışmaya başlamış hemen herkese sorun ne İstanbul’la ne İstanbul’suz der size…
Ben hep şöyle derim; ‘Parası ve zamanı olan biri için İstanbul’dan daha güzel yaşanacak bir şehir yoktur.’ Gerçekten de öyle bence, seviyorum bu şehri ama en çok da tatil günleri, İstanbul’u gezmeyi.

Koca yaz geçti, yıllardır gidemediğimiz şu Miniaturk’e bu yıl da gidemedik dedim İsmail’e Eylül başında. Eee gidelim bu hafta dedi o da, ben de bir destek bekliyormuşum adeta, atladım hemen bu fikrin üstüne. Gerçekten de Ozan doğduğundan bugüne ha gidelim diyoruz olmuyor. Önceleri biraz büyüsün de anlasın dedik, derken derken gidemedik bir türlü.

Neyse efenim, 18 Eylül cumartesi günümüzü bu işe vakfettik. Sabah kahvaltımızın ardından ailece Miniaturk gezimize çıktık. Beklediğimden güzeldi. İlk bakışta ufakmış burası dedim ama aşağı inipte maketlerin arasında dolaşmaya başladıkça ne kadar çok minyatür olduğunu fark ettim. Gerçekten başarılı işçilikle yapılmış, güzel örnekler vardı. Yabancı turist çok yoktu. Genelde bizim gibi Türkler vardı. En güzeli de gerçeklerini gördüğümüz yapıların minyatürlerin önünden geçerken yaptığımız yorumlardı. Haaa bir de Osmanlı Saray kıyafetleriyle ailece çektirdiğimiz resim de çok güzel oldu. Tabii ki Japon turistler gibi bir dünya fotoğraf çektik.

Dönüşte sahilden Haliç’in havasını aldık. Aslında Rahmi Koç Müzesini de gezi programına almıştım ama Miniaturk’ün bu kadar vaktimizi alacağını tahmin edememişim hiç halimiz kalmamıştı. Ozan ve ben daha önce gördüğümüzden bir sonraki İstanbul turuna bırakıp eve döndük. Daha gezecek çok yerimiz var. İlk sırada Sultanahmet, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet Köftecisi, bir de vakit kalırsa Vefa Bozacısı turu var. Sonra Dolmabahçe ve Küçükçiftlik Parkı turu, bir diğerinde Topkapı, Arkeoloji Müzesi ve Gülhane Turu… bu böyle gidecek galiba, en kısa sürede Müze Kartlarımızı yenilememiz gerekiyor anlaşılan.

Cumartesiden hızımızı alamadık ya; Pazar günü de kahvaltıya Galata Kulesinin dibinde bir restorana gittik. Çatıda ,açık havada, leb-i derya bir brunchdı. Yıllardır görüşmediğimiz arkadaşlarımızla hasret giderirken cânım İstanbul manzarasını karşımıza almış olmak çok keyifliydi. Ne ben, ne İsmail daha önce Galata Kulesine çıkmamıştık. Brunch sonrası arkadaşlarla vedalaştıktan sonra kuleye çıkmadan gitmeyelim dedik. Ne iyi etmişiz. İstanbul’un gecesi muhteşemdir ama bu yükseklikten (60 m.) gündüzü de şahaneydi. Kuşbakışı İstanbulu’u seyre daldık hepimiz. Bu harika günden de harika fotoğraflar ve yüzümüzde kocaman bir gülümsemeyle döndük evimize…

Sevgilerimle…

Emre

Hiç yorum yok: