Mutluluk küçük anların toplamından ibaretse, işte burada yazdıklarım da o küçük anlara dair küçük mutluluklar...






3 Aralık 2009 Perşembe

Ankaradaydık..Atamızı Ziyaret ettik...

Herkese merhabalar,

Uzun bir ara oldu neredeyse 5 haftadır yazmıyorum, yazamıyorum da aslında. Kasım ayı herkesin olduğu gibi bizim için de yoğun bir aydı. Başlarda mevsimsel hastalıklarla uğraşmış olsak da ikinci yarısı gayet keyifli geçti. İlk 2 hafta Ozan grip oldu hem de en domuzundan virüslerle kahramanca savaşta bizim yakışıklı oğluş. Medya, mailler hepimizi o kadar korkutmasına rağmen tam da beklediğim gibi normal gripten çok farklı olmayacak şekilde 3 günde atlattık çok şükür.





20-22 Kasım arasındaysa uçak biletlerini taaa Eylül de aldığım ve merakla beklediğimiz Ankara seyahatimizi gerçekleştirdik. Sanırım benim jenerasyonumdaki pek çok kişi de benim gibidir. Kasım ayı deyince benim ilk aklıma gelen Atamız ve 10 Kasım olur. Zaten Pegasus’un erken rezervasyon kampanyasından biletlerimizi alırken de artık Ozan için de vakitin uygun olduğunu düşünerek Anıtkabir’i ziyaret etmek istemiştik. 20 Kasım Cuma sabahı daha gün doğarken kendimizi yollara vurup sabah 8.00 de Esenboğa Havalimanına indiğimizde hepimiz çok heyecanlıydık. Rezerve ettiğimiz arabamızı kiralama ofisinden alıp önce otelimize gidip kahvaltı ettik. Ankara beklemediğimiz kadar soğuk bir havayla karşıladı bizi. Önceki gün her zamanki gibi tedbirli ve kontrollü davranarak Ankara’nın hava tahminlerine bakmıştım ve İstanbul’daki son akşamımızda da İsmail’e yarın hava sıcaklığı 10 derece civarında olacak, beklediğimiz gibi soğuk olmayacak Ankara herhalde demiştim. Bu beklentimiz taa ki Ankara’ya inmek üzereyken kaptan pilotumuzun Ankara’da şu anda hava sıcaklığı -1 derece demesiyle İsmail’le birbirimize bakıp şaka yapıyor herhalde diye gülmemize kadar sürdü J Yere indiğimizde kaptanın ne demek istediğiniz anladık, Allahtan tedbirli gitmiştik.

Kahvaltının sonrasında hemen hazırlanıp Anıtkabir yollarına düştük. Kaldığımız otel Anıtkabir’e yürüyerek 5 dk mesafedeydi. Anıtkabir’in girişindeki Barış Parkını soğuk ve temiz hava da yürüyerek aslanlı yola ulaştık. Aslanlı yolun başında 2 kabinde nöbet tutan ve aynı Dolmabahçe Sarayının yan kapısındaki askerler gibi put gibi duran ve hiç tepki vermeyen askerlerimizi hayran hayran izledik. Saat tam 12 de orada olduğumuz için görev teslimlerine de şahit olduk. Ozan tabii ki gördüklerinden çok etkilendi. Sanırım erkek çocuklarının doğuştan bir asker tarafları oluyor, yoksa İsmail geçen yıl askere gittiği ve Ozan askerlik olayının bizzat yaşadığı için mi bu kadar yürekten tam bir küçük asker gibi yaklaşıyor olaylara bilemiyorum J Hiç kımıldamayan, güldürme çabalarına cevap vermeyen asker ağabeyleri büyük bir hayranlıkla izledi. Ardından aslanlı yolun iki başındaki dev kurtuluş savaşında Türk Haklkını anlatan heykelleri ve iki kuleyi gezdik. İki kulede de Anıtkabir’i yaratan mimar, mühendislerin, kullanılan malzemelerin resimleri ve anlatımını gördük. Kulelerin tavanlarına çepeçevre yazılı Atatürk’ün sözlerini şimdi okurken ne kadar vizyoner bir öndere sahip olduğumuzu bir kere daha anladım. Atatürk’ün o dönem için yazdıkları, söylemleri sadece o dönemin değil, her dönemin söylemleri aslında. Milletçe şu anda içinden çıkamadığımız sorunlarımızın da anahtarı yine aynı bakış açıcında gizli. Ne zaman, ne teknoloji, ne değişen hayat biçimleri bu öngörüleri değiştirmiyor. Atatürk ve onun düşünceleri zamana eğilmeden yaşamaya devam edecek.
Kuleleri gezdikten sonra Aslanlı yolda yürüyüşümüz başladı. Şimdiye kadar hep haber bültenlerinde en çok da çocukluğumuzda başından sonuna kadar TRT1’de izlediğimiz devlet erkânının resmi bayram kutlamalarına başlama adresi olan Anıtkabirden görüntülerinde gördüğümüz ağır ağır yürünen aslanlı yolda biz de ağır adımlarla ilerledik. Bu tip hatıraları ayaklandırdığından sanırım bu gezi benim için Ozan için olduğundan çok daha farklı bir anlam içeriyordu. Her ne kadar yaşı artık büyüdü, Atatürk’ü de tanıyor diye gidebiliriz diye düşündüysek de bizim gibi ilköğretimde alacağı Kurtuluş Savaşı ve Atatürk bilgilerinin asıl temelleri atacağı aşikar, biraz daha kanıksaması gerekiyor. Biz elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce onun anlayabileceği seviyede Atatürk’ü ve bu ülke için değerini ona anlatmaya çalışıyoruz ama anlaması için biraz daha vakti var orası kesin.

Aslanlı yolun sonu dev bir meydana-Tören Alanına açılıyor. Anıtkabir’in muazzam büyüklüğünü tüylerimiz diken diken bir süre izlemeden edemedik. Meydanın sağ tarafındaki diğer kule ve koridorlardan gezimize devam ettik. İlk alanda bir video gösterim salonu vardı. Salon herkese açık ve sürekli olarak İngilizce ve Türkçe olarak Atatürk’ü ve Kurtuluş Savaşını, devrimleri anlatan belgeseller yayınlanıyor. Bir süre belgeseli izledik. Sonrasında Atatürk’ün arabalarının, 1938 de naaşını İstanbul Dolmabahçe Sarayından Sarayburnu’ndaki gemiye taşına top arabasını, Atatürk için özel olarak Ankara Çubuk Baraj gölünde gezmesi için yapılan teknesini gördük. Tören Meydanının bir tarafında Anıtkabir’in tam karşısında İsmet İnönü’nün mezarı da bulunuyor. İsmet Paşa’yı da ziyaret ettikten sonra Atatürk’ün özel eşyalarının olduğu kuleye geçtik. Burada Atatürk’e diğer ülke başkanları ve heyetleri tarafından hediye edilmiş silahlar, kalemler, madalyalar, nişanlar ve günlük hayatında kullandığı yazı takımları, tıraş takımları, yemek takımları, kahve fincanları, giysilerini, kütüphanesini ve balmumundan gerçek boyutlarda son derece gerçekçi olarak yapılmış olan Mustafa Kemal Atatürk heykelini gördük. Ata’nın köpeği bile salonun çıkışında doldurulmuş olarak halkı karşılıyordu. Resimlerde Atanın üzerinde gördüğümüz giysileri görmek bile çok heyecan vericiydi.

Ardından belki de bizi en çok etkileyen Kurtuluş Savaşını anlatan salonlara geçtik. Çanakkale Savaşları, Büyük Taarruz, İnönü Savaşları için ayrı ayrı salonlar hazırlanmış. Duvarlarında bu savaşları anlatan resimler var. Resimlerin hemen önünde resimlerdeki aslına uygun olarak hazırlanmış, savaş meydanındaki malzemeler, asker mankenler, eşyaların kenarında gezinebiliyorsunuz. En etkileyici taraflarından biri de salonlarda o savaşları canlandırmak için savaşın seslerini yayınlıyorlar. Sanki sağınıza solunuza bombalar düşüyor, askerler Allah Allah diye düşmana karşı koşuyorlarmış, bir savaşın göbeğinde ama korumalı bir yerden izliyormuşum gibi hissettim. Diğer salonlarda yine Kurtuluş Savaşından, sonrasında Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının İzmir’e girişinden, savaşan Türk Halkının günlük hayatından sahneler dev tablolarda resmedilmiş. Duvarlardaki rölyefler de çok güzeldi. Bu salonları Anıtkabire bağlayan uzun koridor boyunca ise Mondoros Anlaşmasından Lozan’a, oradan devrimlere ve toparlanma sürecindeki Türkiye’de Atatürk’ün önderliğinde girişilen, kotarılan işlere kadar bütün süreç ayrı ayrı bölümlerde resimlerle, maketlerle, heykellerle anlatılmış. Bizimle birlikte Anakara içinden ve dışından ilköğretim okullarından gelen gruplar vardı. Öğretmenleri çocuklara müzeyi anlatırken biz de onların yanlarındaydık. Bir şey fark ettim. Sanki şimdiki öğretmenler bizim öğretmenlerimiz kadar donanımlı değiller. Çocukların sorularına eee Atatürk işte diye geçiştiren cevaplar veren birkaç öğretmen vardı. Böyle düşünmemin sebebi çocuk aklımda kalan ilkokul öğretmenim Saadet Özyılmaz’ın, bana dünyanın en akıllı insanı gibi geliyor olmasından kalan bir ön yargı mı, yoksa gerçekten de onlar gibi öğretmen okullarından mezun olan öğretmenlerle şimdiki eğitim fakültesi mezunu, kazandığıyla zar zor geçinen ve kendini yetiştirmek, çocuklarına yeni ufuklar açmak amacından vazgeçmiş yeni nesil öğretmenlerin sefilliği mi bilemiyorum.


Tüm bu uzun yolculuğumuz atamızın mozolesinin önünde saygı duruşumuzla son buldu. Yine televizyonlarda gördüğümüz bayram sabahı atayı ziyaret törenlerindeki mozole görüntüsünden çok daha büyük, çok daha görkemliydi içerisi. Altın kaplama varaklarla süslenmiş duvarlar ve tavanlar hem bir sadeliği, hem de bir azameti simgeliyordu sanki. Anıtkabirde hemen her yerde,özellikle de tavanlarda Anadolu halı motifleri göze çarpıyor. Aynı motifler mozolenin olduğu salonun tavanında da var. Savaş salonlarında ve mozole de resim çekmek yasak. Özellikle mozole de çekme de istemedim zaten. Çünkü Atanın huzurundayken kendimi turistik bir geziye çıkmış bir kişiden çok nihayet yapması gereken görevini yerine getirmiş bir Türk gibi hissettim. Anıtkabirden ayrılmadan önce son durağımız Anıtkabir hediyelik satış yeriydi. Açıkçası dışarıda bulamayacağım öyle çok özel bir çalışma görmedim. Aynı sinemasyon salonunda izlediğimiz belgesele benzeyen bir Kurtuluş Savaşı dvd si aradıysam da bulamadım. Oysa ki bence mutlaka olmalıydı. Çocuklarımız ve bizim için çok faydalı bir eser olurdu. Dedim ya belki başka bir yerden bulabilirim. Ozan için Atatürk ve Çocuk isimli bir kitapla, her sayfasında çok güzel Atatürk resimlerinin olduğu 2010 takvimimizi alarak Anıtkabir’den ayrıldık.

Türkiyemin ilk kez gördüğüm pek çok yerinden ayrılırken aynı hissi taşırım, keşke daha önce gelseydim, görseydim buraları çok şey kaçırmışım derim kendi kendime. Anıtkabir’i gezerken de aynı hissi yaşadım ama aynı zamanda Ozan’ı vaktinde getirdiğim için kendimle gurur duydum. Çocuklarımızı kendi kültürlerinden, tarihlerinden uzak değil olabildiğince yakın ve iç içe yaşatmamız gerektiğini düşünürüm. Ozan’ın okulu da Atatürk ve milli mücadele konularında çok hassas ve çocukları bu konularda besliyorlar Allahtan. Biz de aile büyükleri olarak onlara elimizden geldiğince bugünlerimizi borçlu olduğumuz insanların kıymetini, yaşadıklarını ve onlara olan minnet borcumuzu anlatmak, aktarmak zorundayız. Çok uzun bir yazı oldu biliyorum ama istedim ki 4-5 yıl sonra Anıtkabir’i tekrar ziyaret ettiğimizde Ozan’a ilk ziyaretimizi anlatan bir kayıt olsun elimde. Anlatabildiklerimle ne kadar gözünüzde canlandı bilmiyorum ama siz de benim gibi uzun yıllar Anıtkabir’e gitmeyi ertelediyseniz en kısa zamanda sırf bu sebeple gidip görmenizi öneririm. Kendinizi çok iyi hissedeceksiniz eminim :)

Ankara ziyaretimizin amacı her ne kadar öncelikle Anıtkabir’i ziyaret etmekse de gitmişken benim teyzemi ve kuzenlerimi de gördük. Sağ olsunlar bizi çok iyi ağırladılar. Ozan ve kuzenlerimizin çocukları çok güzel kaynaştılar. Çocukların da bizim kadar yakın olmaları hepimizi çok mutlu etti. Cumartesi günü kuzenim Mesut,eşi ve dünyalar tatlısı kızı Eylül’le Atatürk Orman Çiftliği’ne (AOÇ) gittik. Cumartesi günü hava cumaya göre inanılmaz iyiydi. Sıcaklık 10 derece birden yükselmişti. AOÇ’ne gitmeden önce AtaKule’ye çıktık. En yüksek noktadan Ankara’yı seyrettik. Kendi etrafında dönen kulede bir şeyler içtikten sonra AOÇ’ne doğru yola çıktık. Ankara İstanbul gibi değil, en uzak yere yarım saatte ulaşıyorsunuz. AOÇ’deki hayvanat bahçesini gezdik. Turkuazoo yazımda bahsettiğim gibi İstanbul’da kötü bir hayvanat bahçesi maceramız vardı biliyorsunuz ama Ankara’daki hayvanat bahçesi çok daha güzeldi. Bir kere hayvanları açık havada görebildik, bakımlı ve mutlu görünüyorlardı. Ozan ve Eylül ponnylerle tur attılar. Ozan bayıldı tabii.

Cumartesi akşamı İsmail’in asker arkadaşı Koray ve eşi bizi davet etmişlerdi. Onlarla ve kızları Damla’yla tanıştık. Ozan ve Damla birlikte oynarken biz de keyifle balığımızı yiyip, derin sohbetlere daldık. Pazar günümüzü de aile içinde ziyaretlerle geçirdikten sonra akşam havaalanına yollandık. İstanbul’daki sis sebebiyle 2 gündür yapılamayan uçuşların gecikmeli olarak yapılmaya başlamasından dolayı 20.40 daki uçağımıza 24.00 gibi binebildik. Kaptan sis nedeniyle Sabiha Gökçen yerine Atatürk Havalimanına iniyoruz dediğinde evimize kavuşalım da nereye inerse insin noktasına gelmiştik. Her ne kadar dönüşü biraz zor olsa da iyi ki gitmişiz çok ama çok keyifli bir hafta sonu kaçamağı oldu bizim için..

Sevgiyle Kalın…

Hiç yorum yok: